Europeans for Medical Progress* ve Americans, Europeans, and Japanese For Medical Advancement, hayvan deneylerinden elde edilen sonuçların insana uyarlanmasının yanıltıcı, hatta ölümcül olabileceğini, insan sağlığının, insan temelli tıbbi araştırmalarla korunması gerektiğini savunuyor.

* Europeans for Medical Progress, bağımsız, bilim adamları ve tıp alanında çalışan profesyoneller tarafından kurulmuş, kar amaçlı olmayan, Londra merkezli bir organizasyon.

SIKÇA SORULAN SORULAR

(EUROPEANS FOR MEDICAL PROGRESS + AMERICANS, EUROPEANS, AND JAPANESE FOR MEDICAL ADVANCEMENT)

“İlaçlar, ilk etapta hayvanlar üzerinde test edilmeden, insanlar için güvenli olur mu?”

Hayvan deneyleri sona ererse, ilaçlar şu anda olduklarından daha güvenli hale gelecek. Birçok araştırma gösteriyor ki, hayvanlar üzerinden yapılan tahminlerin sadece yüzde 5-25’i insanlar için geçerli: Bu oran, bir bozuk paranın yazı-tura gelmesi ihtimalinden bile daha düşük.

Araştırmacılar, laboratuvar hayvanlarına verilen maddelerin etkilerine ilişkin olarak, türlere göre, çok sayıda geri dönüş alır. Sonuçlar, yine türlere göre – neredeyse her zaman – çarpıcı biçimde değişir. Ortada “insan reaksiyonu”nu tahmin için güvenilir bir yöntem yoktur.

Hayvan deneylerinden elde edilen olumlu sonuçlar popüler basında yayımlanır. Ancak, bu aşamada hala, söz konusu maddenin insanda ne gibi bir etki yaratacağına dair güvenilir bilgi yoktur.

Çok sayıda kişinin yaşamını kurtarabilecek maddeler “hayvanlara zarar verdikleri” gerekçesiyle onaylanmaz. Hayvanlara iyi gelen maddeler ise onay alır. Bunlar da insanlara zarar verebilir ve bazen ölümlere yol açar.

Her yıl İngiltere’de 10 binden fazla kişi ilaçların yan etkilerinden dolayı ölüyor; şu an itibarıyla, Batı dünyasındaki dördüncü “öldürücü”. ABD’de de her yıl 100 binden fazla kişi ilaçların yan etkilerden dolayı yaşamını yitiriyor.

Romatizmal Artrit ilacı Vioxx, 320 bin kalp çarpıntısı vakasına neden olduğu için 2004 yılında piyasadan geri çekildi. Bu vakalardan yaklaşık 140 bini öldürücüydü. Hayvan deneyleri, bu trajediyi öngörmekte yetersiz kalmıştı. Oysa modern, insan tabanlı (DNA çipleri, insan dokuları ve gönüllülerin PET ve diğer tarayıcılarla takip edildiği mikro-doz çalışmaları) testlerle, bu ihtimal azaltılabilir/önlenebilirdi.

İngiliz firması Pharmagene, şu felsefeyle araştırmalarında yalnızca insan dokularını kullanıyor:

“İnsan genetiğine ilişkin yeni bilgi seli karşısında, ilaç araştırmalarını hayvanlar üzerinde yapmak lüzumsuz. Eğer insan genlerine dair bilginiz varsa, hayvan deneylerine geri dönmenin mantığı nedir?”

Popüler ilaçların birçoğu hayvanlara zarar verebilir. Bu da, haklı bir kaygıyı beraberinde getirir: Hayvan deneyleri bizi büyük gereksinim duyulan tıbbi tedavilerden alıkoyuyor mu? Profesör Cohn Dollery’nin dediği gibi:

“(…) Hastalıkların büyük çoğunluğunda, hayvan modelleri işe yaramaz ya da gerçekten çok zayıf kalır. Gerekli ilaçları gözardı ediyoruz, çünkü bunlar genellikle kullanılan hayvan modellerine cevap vermiyor.” (2)

Hayvanlar üzerindeki tüm güvenlik testlerinden geçmesine rağmen, yeni ilaçların yüzde 92’si klinik deneylerde başarısızlığa uğruyor. Piyasaya sürülen birçok ilaç da daha sonra piyasan çekilebiliyor ya da ciddi yan etkilerinden dolayı yeniden etiketleniyor.

Hayvan deneylerine duyulan güven ise şirketlerin, daha iyi ve büyük klinik deneylerin getireceği masraflardan kaçınmalarına imkan sağlıyor.
Eğer hayvanları kullanmazsak ne kullanacağız?

Bu soru – yanlış olarak – geçmişteki tıbbi gelişmeleri hayvan deneylerine borçlu olduğumuz gibi bir çağrışım yaratıyor. Oysa tıbbi ilerlemenin gerçek göstergeleri hayvan-tabanlı olmayan yöntemlerle geliştirilmişti. Gelecekte de olacağı gibi… İşte örnekler:

• In vitro (Test tüpü) araştırmaları: Kan, doku ve organ kültürleri, etkinlik ve toksikoloji tedavileri için ideal test araçlarıdır. Bu yöntem çoğu büyük keşfe aracı oldu. Örneğin, antibiyotikler, DNA yapısı, bugün kullanılan hemen hemen tüm aşılar (Çocuk felci ve menenjit aşıları dahil).

• Epidemoloji (Nüfus araştırmaları): İnsan toplulukları üzerinde yapılan bu araştırmalarla hastalık faktörleri saptanır ya da hastalıklara olan bağışıklıklar tespit edilir. Genetik araştırmalar ve diğer hayvan temelli olmayan metotlarla kombine edildiğinde önemli bilgiler sağlar.

Bu yöntem, folik asit eksikliğinin doğum kusurlarına neden olduğunu ortaya çıkardı. Sigara içmenin akciğer kanserine yol açtığı ve çocukların beynine hasar verdiği de epidemoloji çalışmaları sayesinde anlaşıldı.

• Otopsi çalışmaları: Otopsi ve kadavralar, hastalıkları aydınlatmak ve operasyon tekniklerini öğretmek için kullanılıyor. Bugünkü modern tıp bilgilerinin çoğunu otopsi araştırmalarına borçluyuz. Bebeklerdeki doğuştan gelen kalp kusurlarının tedavisi de buna dahil.

• Genetik araştırmalar: Bu yöntem, genlerin, hastalıklara nasıl yol açtığı konusunda aydınlatıcı bilgi veriyor. DNA çipleri, doktorlara doğru ilacı reçete etmeleri için bilgi sağlıyor. Böylece hastalar, mesela kemoterapinin ciddi yan etkilerinden korunuyor.

• Klinik çalışmalar: Hastalar üzerindeki bu çalışmalar, insanların farklı tedavilere nasıl cevap verdiğini ve bir tedavinin diğerinden üstün olup olmadığını gösterir. Hastalarla yapılan bu çalışmalar bize mevcut geçerli tedavilerin ve çözümlerin çoğunu öğretti; tembel göz tedavisi ve anneden bebeğe HIV geçişinin engellenebilmesi gibi. İnsan dokuları da hastalıklarda ve ilaç testlerinde hayati bir öneme sahip.

• Bilgisayar modelleri: Sanal insan organları ve sanal metobolizma programları ile ilaçların etkileri öngörülebiliyor. Hem de hayvanlarla yapılabilenden daha iyi bir şekilde…

• Teknolojideki ilerlemeler: Tıp alanındaki yüksek standartlar büyük ölçüde teknolojik ilerlemelere bağlı. MRI ve PET tarayıcıları, ultrason, lazer cerrahisi, koklear implantları, laparaskopik cerrahi, suni organlar, kalp pili gibi.

• İnsan kök hücreleri: Lösemili çocukların tedavisinde kullanıldı ve gelecekte daha büyük yararlar sağlaması bekleniyor.

Teknik olarak, insanlar da hayvan. Dolayısıyla temel fark nedir?

Tüm hayvan hücrelerinin ortak özellikleri – bir nükleus, mitokondriya vb. – olmasına rağmen, küçücük bir yapısal özellik bile, farklı türlerin hücrelerinin yemek, çevre ve ilaçlara tepkilerini farklılaştırır.

Başarısızlıkla sonuçlanan hayvan araştırmaları kanıtladı ki, çok küçük farklılıklar bile bir türü hastalıktan koruyabilir, bir başkasında ise hastalığı önleyemiyor.

Hayvan ve insan arasındaki küçücük biyolojik ayrımlar nedeniyle, hayvansal veriler insana uyarlandığında ölümcül hatalara neden olabilir. Örneğin; akyuvar yüzeyi reseptörleri insanları AIDS karşısında tamamen savunmasız bıraktı. Hatta hayvan araştırmacılarının “İncil”i “The Handbook of Laboratory Animal Science” (Laboratuvar Hayvanları Bilimi El Kitabı) şöyle der:

“Bir türden diğerine yapılan kestirimlerin geçerliliği için güvenilir, genel kurallar vermek mümkün değildir. Bu, çoğu kez, sadece hedef türdeki (insan) ilk uygulamadan sonra doğrulanabilir.” .”[3]

“Metabolik sistemimizin yegane modeli olarak ‘hayvan deneylerinin kaçınılmaz olduğu’ savı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu argüman, in vitro (test tüpü) araştırma metodolojisinin, tüm canlı sistem içinde ne olup bittiğini öngöremeyeceğini öne sürer. Bu doğru. Ama tarih, laboratuvar hayvanlarından elde edilen sonuçların daha da yetersiz olduğunu kanıtlar. Bu sonuçlar sadece hayvanlar için geçerlidir, insanlar için değil.
Metobolik süreç türler arasında büyük farklılıklar gösterir. Hayvan deneylerinden elde edilen öngörülerin değeri yoktur ve insanlara uyarlanması tamamen bilim dışıdır. Hayvanlarda etkili olduğu kanıtlanan çok sayıda kimyasal insanlarda iyileştirici bir etki göstermez, hatta bazen zarara neden olur.
Oysa, in vitro (test tüpü) yöntemi ve yeni teknolojiler kullanarak – bir laboratuvar hayvanından çok daha iyi olarak – canlı bir insanın simülasyonu yapılabilir.

Tüm ilaçlar nihayetinde insanlar üzerinde denenmek durumundadır. Deneylerin  klinik aşamasında, ilaçlar gönüllülere ilk olarak çok küçük dozda verilir, reaksiyonlar gözlenir ve doz yavaşça artırılır.

Klinik testler ve ardından gelen hayvana dayalı olmayan metotlar (Epidemoloji gibi) ve piyasaya sürüm sonrası gözlemler, laboratuvar hayvanlarının yapamadığını yapar ve insan metobolik sürecini yüzde 100’lük şekliyle yansıtır.

“İlaçları hayvanlar üzerinde denemeden, doğum kusurlarına neden olup olmayacaklarını nasıl bilebiliriz?”

Karnofsky İndeksi adlı tıbbi prensip şöyle der:

“Eğer doğru türe, doğru gelişim döneminde ve doğru dozda verirseniz, her madde doğum kusuruna neden olur. Sofra tuzu ve hatta su bile bazı türlerde, bazı durumlarda teratojenik (Doğum kusuru yaratıcı) olabilir! O halde bilim, bazı varlıklarda her tıbbi tedavinin doğum kusurlarına yol açabileceğini bize önceden anlatmıştır.” [4]

Buna ek olarak, bazı türlerde teratojenik olan bazılarına çok az etki eder, bazılarına ise hiç etki etmez. .[5] Hayvanlarda doğum kusurlarına neden olan 1,200 kimyasaldan, sadece 30’unun insanlarda aynı etkiyi yarattığı kanıtlandı. [6]

Birçok güvenli ve kullanışlı ilacın laboratuar hayvanlarında doğum kusuru yarattığı görüldü:

  Lovastatin
  Chondroitin sulfate
  Acetazolamide
  Dichlorphenamide
  Ethoxzolamide
  Methazolamide
  Furosemide
  Clonidine
  Diazoxide
  Hydralazine
  Reserpine
  Guanabenz
  Diltiazem
  Nifedipine
  Codeine
  Hydrocodone
  Hydromorphone
  Meperidine (Demerol)
  Morphine,
  Oxymorphone
  Phenazocine
  Propoxyphene
  Colchicine
  Allopurinol
  Aspirin
  Acetaminophen
  Diğer non-steroid ve anti-enflamatuar ilaçlar
  Enflurane
  Eter
  Halothane
  Isoflurane
  Nitrous oxide
  Sevoflurane
  Procaine
  Corticosteroids
  Ampisilin
  Cephalothin
  Chloramphenicol
  Erythromycin
  Birçok antibiyotik, antifungal ve antiviral ilaçlar
  Antiparasitics
  Anthelmintics
  Antimalarials
  Anti-hyperglycemics
  Insulin
  Thyroxine
  Triiodothyroacetic acid
  Methylthiouracil
  Propylthiouracil
  Aminophylline

Araştırmacılar, insanlarda teratojenik olan Captopril, Enalapril, Minoxidil, bazı “calcium channel blocker”lar ya da Warfarin gibi ilaçlarla hayvanlarda doğum kusuru yaratmakta başarılı olamadı.

“Chemically Induced Birth Defects” (Kimyasallarla Sebep Olunan Doğum Kusurları) kitabından: “Yaklaşık olarak 10 sıçan, 15 fare, 11 tavşan, 2 köpek, 3 hamster, 8 primat ırkı ve çeşitli kediler, armadillolar, kobaylar, domuzlar ve yaban gelinciklerinde Thalidomide (Çok sayıda sakat doğuma yol açan bir ilaç) test edildi. Teratojenik etkiler sadece ara sıra görüldü.”[7]

İnsanlarda teratojenik olan hemen her kimyasal, sık kullanılan laboratuvar hayvanları olan sıçanlarda da doğum kusuruna sebep oluyor. Ama aynı zamanda, insanların güvenle kullandığı yüzlerce ilaç, sıçanlarda doğum kusuruna yol açıyor.

Sıçan yavrularına zarar veren kimyasallar, insanda doğum kusuru yaratmıyorsa, hayvan deneyleri anlamsız ve öngörülemezdir.

O zaman hayvanlardaki doğum kusuru testlerinin ne yararı var ve niye sürüyor? Kadın doğum uzmanı, profesör Dr. D. F. Hawkins şöyle anlatıyor:

“Perinatel (Gebeliğin 20’nci haftasından doğuma kadar geçen fetüs hayatı) toksikoloji çalışmalarının büyük çoğunluğu, insan tedavisinde bir değer yaratabilecek bilgi sağlanması yerine, farmakoloji şirketlerine tıbbi ve yasal koruma, resmi denetim organlarına politik koruma sağlamayı amaçlıyor gibi görünüyor.”[8]

Karnofsky İndeksi, insanlarda teratojenik olan maddelerle, türler üzerinde doğum kusuru sonucu yaratılabileceğini varsayar. Ama hangi amaçla?

Öngörülemez hayvan deneylerinin insanlar için bir değeri yoktur. Sadece, başka türlü olsa tıbbi değer yaratabilecek olan değerli araştırma fonlarını tüketirler.

“Çocuk felci aşısı hayvan deneyleri sayesinde bulunmadı mı?”

Aslında, hayvan deneyleri bu çok ihtiyaç duyulan aşının bulunmasını 20’nci yüzyılın ilk yarısına kadar erteledi.

Çocuk felci ilk kez 1835’lerde ortaya çıktığında, büyük bir hızla kurbanlarını öldürdü. 1908’de bir virüsten şüphe edildi ve bilim adamları bir aşı üzerine çalışmaya başladı.

(Not: Aşı geliştirilirken, enfeksiyonunun vücuda nasıl girdiğini saptamak kritik önem taşır. 1912 yılı başlarında patolojistler, sindirim sisteminden giriş tahminde bulunarak, şans eseri, virüsün insan bağırsağında olduğunu keşfetti.)

Bu sırada araştırmacılar, maymunlara felç bulaştırmayı başardı. Ancak maymunlar hastalıkla ağızdan çok burundan temas kurdu. Bu “başarı” nedeniyle etkili bir aşının bulunması onlarca yıl gecikti.

Şaşırtıcı olarak, aşı üzerinde çalışan bilim adamları insan sindirim verilerini görmezden geldi ve maymun verilerini tercih etti.

1934’te maymun dokularından bir aşı üretildi. Ama bu aşıyla 6 insan öldü, 12’si felç oldu. [9] Bu şoke ediciydi. Daha fazla hayvan deneyi “burun” tedavisinin gelişimine ön ayak oldu, bu da test edilen çocuklarda kalıcı koklama hasarı yarattı.[10-11]

1941’de insan otopsileri üzerinde çalışan Dr. Albert Sabin, virüsün burun mukozasında olduğuna dair teoriyi çürüttü.

Sabin, virüsün – 30 yıl önce belgelere geçirildiği gibi – gastrointestinal (mide ve bağırsak) bölgeyi kuşattığını belirledi. Daha sonra maymun modeli hatası için şöyle dedi:

“(…) Maymunlardaki hastalıkla ilgili yanıltıcı deney modellerine dayalı, insan hastalığının doğasını yanlış kavrama yüzünden, korunma uzun süre ertelendi.”(12)

Son olarak 1949’da Nobel ödüllü John Enders, virüsü doku kültürlerinde büyüterek aşının yolunu açtı.[13]

Aşı insan dokusundan üretilebilecekken, gelenek ağır bastı ve üreticiler maymun dokusu kullanmayı tercih etti. Canlı virüs içeren aşı 204 kişinin çocuk felcine yakalanmasına ve 11’inin ölmesine yol açtı. Aynı zamanda bu durum, en az bir virüsün (SV4O) tür bariyerini atlaması ve insanlara geçmesiyle sonuçlandı.

Bu nedenle, felç aşısı şu anda hayvan dokusu yerine insan diployid-hücre kültüründe büyütülüyor.

“Penisilin hayvan deneyleri sayesinde bulunmadı mı?”

Aslında, hayvan deneyleri bu önemli ilacın gelişimini önemli ölçüde engelledi.

1929’da, Alexander Fleming penisilinin petri kabındaki bakteriyi öldürdüğünü gözlemledi. Daha sonra, aynı sonucu almayı umarak, karışımı bakteri bulaştırılmış tavşanlara enjekte etti. Ancak sonuç aynı değildi.

Penisilin tavşanlardaki bakteriye etki etmedi. Hayal kırıklığına uğrayan Fleming, yıllar boyunca ilacı bir kenara bıraktı. Ne de olsa tavşanlarla yaptığı deney, sistemli bir tıbbi tedavi için ilacın etkisizliğini kanıtlamıştı.

Yıllar sonra, aynı ilacı – umutsuzca – ölmekte olan ve diğer tedavilere cevap vermeyen bir hastaya uyguladı. Penisilin bir mucize gerçekleştirdi ve tarihteki yerini aldı.

Fleming, ilk testlerini kobaylar ve hamsterlar üzerinde yapsa, ilaç bu türleri öldürebileceğinden penisilinden vazgeçebilirdi.

Fleming daha sonra kabul etti ki; hayvan deneylerinden gelen yanıltıcı sonuçlar neredeyse antibiyotiklerin ana sahasının keşfine engel olacaktı.

“Diyabetin keşfedilmesi ve insülinin geliştirilmesi hayvan deneyleri sayesinde olmadı mı?”

Hayvan deneylerine taraf olanlar, insülinin geliştirilmesini devam eden hayvan deneyleri için bir “destek” olarak kullanırlar. Haklı olarak, mezbahalardan elde edilen insülin olmasa birçok diyabet hastasının hayatını kaybedeceğini ileri sürerler. Diyabet araştırmaları ve tedavilerinin tarihinde hayvanların yaygın olarak kullanıldığı doğru olsa da, kullanılmaları gerekli değildi ve bilimi her daim ilerletmediler.

Diyabet, çok ciddi bir hastalık. Dünya genelinde 125 milyon insanı etkiliyor ve körlük, ampütasyon (bir uzvun veya vücudun bir uzantısının kesilerek uzaklaştırılması), böbrek yetmezliği ve prematüre ölümlerin önde gelen nedenleri arasında yer alıyor.

Doktorlar 18’inci yüzyıl sonlarında, hastalığı otopside tespit edilen “pankreastaki karakteristik değişim”e bağladı. Bu durumu hayvanlarda yaratmak zordu. Çok sayıda bilim adamı pankreasın hastalıktaki rolünü reddetti.

Yaklaşık 1 yüzyıl sonra, 1869’da, bilim adamları diyabet hastalarında, insülin üreten pankreas hücrelerinin çalışmadığını tespit etti. Hastalığın pankreasla bağlantısını desteklercesine, pankreas kanseri ve pankreatit gibi durumların da, diyabet semptomları yarattığı saptandı.

Hayvanlar üzerinde çalışan araştırmacılar ise, pankreas ve diyabet arasındaki bağa ilişkin bilgi sürecini aksattı. Köpek, kedi ve domuzlardaki pankreası aldıklarında hayvanlar diyabet hastası oldu. Ancak bu hayvanlarda görülen semptomlar, bilim adamlarının hastalığın böbreklerden kaynaklanan bir sorun olduğunu sanmasına yol açtı. Bu, diyabet araştırmalarının on yıllar boyunca yanlış yolda ilerlemesi anlamına geliyordu.

1882’de Dr. Marie isimli bir doktor akromegali ile idrardaki şeker arasındaki bağı not etti. 1938’de bir başka doktor, Atkinson, akromegali hastalalarının yüzde 32.8’inin diyabet hastası olduğu yönünde veriler yayımladı. Bouchardat da benzer bulguları 1908’de yayımlamıştı.

Her nedense, bunu köpekler üzerinde yaratan bilim adamı Bernardo Houssay, 1947’de Nobel ödülü kazandı. Bu onuru köpeklere borçlu olduğunu söylemek çok haklı olmaz, çünkü Houssay’nin deneyleri ve insan temelli araştırmalar aynı sonuçları vermişti.

1920’lerin başında da, iki bilim adamı, John Macleod ve Frederick Banting, bir köpekten aldıkları insülini izole etmiş, bunun için Nobel ödülü kazanmışlardı.

Macleod, bunun, insülinin keşfi olmadığını, daha önce deney ve uygulama yoluyla insanda yapılanın, laboratuvarda köpekte yaratılması olduğunu kabul etmişti. İnsülini köpeklerden almaya mecbur değillerdi, çünkü bol miktarda insan dokusu vardı. Bunu yaptılar, çünkü pratikti.

Aynı yıl, Banting ve Best isimli iki araştırmacı, felaketle sonuçlanacak birşey yaptı ve köpek insülinini bir insana verdi. Araştırmacılar, 1922’de yapılan köpek deneyleriyle ilgili olarak şunu not edecekti:

“İnsülin üretimi yanlış kavranmış, yanlış yürütülmüş ve yanlış yorumlanmış hayvan deneyleri serisine dayanır” [14]

Banting, Best ve diğer araştırmacılar, süreci in vitro (test tüpü) teknikleri kullanarak değiştirdi ve ardından mezbahalardaki domuz ve inek pankreaslarından sağlanan insülinin seri üretimine geçildi.

Sığır ve domuz insülininin hayat kurtardığı doğru olsa da, aynı zamanda bazı hastalarda alerjik reaksiyonlar yarattı.

Sığır insulini, insandan farklı olarak üç amino asit içerir, domuz insülininde ise sadece bir amino asit vardır. Bu kulağa önemsiz gibi gelse de, küçük bir amino asit uyuşmazlığı bile sağlığı tehdit eder. Hayvandan elde edilen insülin, aynı zamanda, bir türden diğerine virüs geçişi tehlikesi de taşır.

Araştırmacılar, insanlar ve çiftlik hayvanları arasındaki uçurumu fark edince insan insülini geliştirmek için çalışmalarını hızlandırdı. Diyabet hastalarını insülin vermeden tedavi edebilme imkanı şans eseri keşfedildi. Bugün, ağızdan alınan anti-hiperglisemikler, birçok hastayı insülin alımından kurtardı.
İnsülin diyabette sadece bir tedavi yolu, iyileştirme değil. İnsülinin kan şekerini düzenlediği biyokimyasal süreç henüz anlaşıldı.

Eğer fonlar insan araştırmalarına aktarılırsa, hala bu belayla uğraşır mıydık?

Sonuç: Laboratuvar hayvanları deneyleri on yıllar boyunca diyabet araştırmalarına engel oldu.

“Hayvan deneyleri olmadan AIDS ile nasıl savaşacağız?”

Son 20 yılda, hayvanlara AIDS bulaştırılması çalışmaları için yararsızca milyarlar harcandı. Yeterli nitelikte bir hayvan modeli üretmek mümkün olmadığına göre, bu deneylerin bizi çözüme götürmesini beklemek de saçma…

Hayvan deneylerini protesto eden AIDS hastaları, bunun vakit ve para kaybı olduğuna inanıyor. [15]

Hayvanlar, AIDS terapileri ve bir aşı geliştirmek için tek test yolu değil. Dünya genelinde yaklaşık 34 milyon insan HIV virüsüyle yaşıyor. Bu çaresiz insanlardan alınacak HIV ile enfekte olmuş kan hücreleri, en aydınlatıcı araştırma materyalini sağlayacaktır.

HIV’den AIDS aşamasına geçmemiş olanlar, hastalığın ilerlemesine karşı, olası yollar için mükemmel bir kavrayış imkanı sunuyor. [16]

Bilim adamları, epidemoloji ve in vitro (test tüpü) araştırmalarıyla, bağışıklık sağladığına inanılan insan genini izole etmeyi başardı.[17]

Hayvan deneyleri savunucuları AZT ile AIDS’e karşı diğer önleyici tedavilere sahip çıkıyor. Ancak tarih, bu ilaçların gelişiminin tam tersi olduğunu ortaya koyuyor: Bu gelişmelerin gerçek sorumluları insan verileri ve bilgisayarlar. [18]

AIDS insanları hücresel seviyede iken öldürüyor. Bu da, “nerede” çalışılması gerektiğini gösteriyor. Umursamazca hayvan deneylerine harcanan değerli araştırma fonları, sadece, AIDS hastalarının ölmesine yol açıyor. [19-22]

Aidsvax 8 bin yüksek riskli gönüllü üzerinde denendi , çünkü şempanzeleri HIV’den korumuştu. Maalesef, onlara herhangi bir koruma sağlamadı.

Hayvanlar olmazsa, kanseri tedavi etmeyi nasıl ümit edebiliriz?

Kanserden ölümler her zamankinden daha fazla. Kanser, İngiltere’de kalp krizini geride bırakarak bir numaralı ölüm nedeni haline geldi.

Bu ölümleri önleyemememizin en önemli nedenlerinden biri şu: Hayvan kanseri insan kanseriyle aynı değil.

Kanser tek bir hastalık değil, birçok hastalık. İnsanlarda kanserin 200’den fazla çeşidi var. Bunlar farklı organları, dokuları ve hücreleri etkiliyor.
Karşılaştırılabilir hayvan organ, doku ve hücrelerine de kanser enfekte edilebilir ama bunlar insan kanseriyle asla aynı olmaz.

Kimyasallar her tür üzerinde kanserojen olmayabilir. Araştırmalar gösteriyor ki, sıçanlarda kanserojen olan maddelerin yüzde 46’sı farelerde kanserojen değil. [23] Fare ve sıçan gibi birbirine yakın iki tür arasında bile böyle bir fark varsa, insanlarda güvenli olan 20 bileşikten 19’unun hayvanlarda kansere neden olması da şaşırtıcı değil. [24]

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI), insanlarda başarılı olduğu kanıtlanmış 10’dan fazla ilaçla, 48 farklı “insan” kanserine yakalandırılmış fareleri tedavi etmeyi denedi. Vakalardan 30’unda ilaçlar farelerde işe yaramadı.

Fare modellerinin hemen hemen 3’te 2’si yanlıştır. Hayvan deneyleri bilimsel değildir, çünkü tahmin edilebilir değildir.

ABD Ulusal Kanser Enstitüsü ayrıca, 25 yıllık bir izleme programı yürüttü ve yapılan deneylerle 40 bin bitki türünün hayvanlar üzerindeki anti-tümör aktivitesi gözlendi. Aşırı derecede pahalı olan bu araştırmada birçok olumlu sonuç alındı, ancak bunların hiçbiri insanlarda başarılı olmadı. Sonuç olarak, NCI artık sitotoksik (Hücrelerin yapı ve fonksiyonlarında hasara veya hücre ölümüne neden olan madde) tarama için insan kanser hücrelerini kullanıyor. [25]

NCI’ın yöneticisi Dr. Richard Klausner, “Kanser araştırmalarının tarihi, faredeki kanseri iyileştirmenin tarihidir. Kanserli fareleri on yıllarca iyileştirdik ve bu insanlarda – basitçe – işe yaramadı” diyor.

İlaç ve psikoloji alanlarında Nobel ödülü kazananların tamamı hayvanlar üzerinde deney yapmadı mı?

Evet çoğu yaptı. Ama bu, “buluşlar hayvanlar olmadan ortaya çıkarılamazdı” anlamına gelmiyor. Bu sadece, laboratuvar hayvanları pazarının geliştiği ve kolay ulaşılabilir olduğu anlamına geliyor.

19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, hayvanlar üzerinde deney yapmak tüm tıbbi sürecin bir parçası oldu. Bu nedenle, araştırmacılar “derece” kazanmak için hayvanlar üzerinde deney yapmaya mecbur kaldı.

Hayvanların kullanıldığı Nobel ödüllü örneklerde de, bu deneyler gerekli değildi.

Her ne kadar, hayvan dokusu araştırmaları alışılmış bir uygulama olsa da, insan dokusu ulaşılabilir ve daha geçerli bir yoldu – çok sayıda Nobel ödüllü araştırmacı da sonradan buna dikkat çekecekti.

Muhtemelen 20’nci yüzyılın en önemli tıbbi dönemeci olan DNA çift sarmalının keşfi, teknolojinin “hayvan deneyleri içermeyen” yöntemleri ve in vitro (test tüpü) çalışmaları olmadan mümkün olmayabilirdi.

Tüm doktorlar hayvan deneyleri konseptini desteklemiyor mu?

Küresel pazar araştırması şirketi “TNS Healthcare”e 2004 yılında 500 pratisyen hekim arasında bir anket yaptırdık. Anket, hayvan deneylerinden elde edilen sonuçlara duyulan, şaşırtıcı derecedeki güvensizliği ortaya koydu.

Buna göre, katılımcıların yüzde 82’si hayvan verilerinin insana uygulanmasının yanıltıcı olabileceğini düşünüyor. Katılımcıların sadece yüzde 21’i yeni ilaçlar için hayvan deneylerine – insana dayalı güvenlik testleri serisinden daha fazla – güven duyuyor.

Yüzde 83’ü hayvan deneylerinin klinik uygunluğunun bağımsız, bilimsel değerlendirmesini destekliyor.

Açıkça, bugün doktorların sessiz bir çoğunluğu hayvan deneylerinin toplum için güvenli olmadığından haberdar.

28 Şubat 2004’te British Medical Journal’da çıkan bir yazıda şu soruluyordu: “Hayvan araştırmalarının insana fayda sağladığının kanıtı nerede?”
Böyle bir kanıt bulunamazsa, pratik de sona ermeli. Yanlış verilerle daha fazla zarar görmeyecek olan hastalar bu durumdan karlı çıkacaktır. Aynı zamanda, hayvan deneylerine akan fonlar klinik araştırmalar için özgür kalacaktır.

Tıp okullarında hayvan deneylere müfredatın bir parçasıdır. Üstelik, birçok tıp okulu, bağış paralarına dayalı araştırma enstitüleriyle temas halindedir. Bu tür bir eğitim, doktorları da hayvan deneylerinin tıbbi ilerlemeyle ilgili olduğuna ikna eder. Bu, hayvanların tıbbi süreçten “sorumlu” olduğu anlamına gelmez.

Havyan deneylerinin bilimsel değerinin bağımsız, şeffaf değerlendirmesi; “uzun zamandır vadesinin geçmiş olması”dır.

Cerrahlar insanlar üzerinde ameliyat yapmadan önce, hayvanlar üzerinde eğitim yapmıyor mu?

Çok sayıda cerrah laboratuvar hayvanları üzerinde sınav prosedürlerini gerçekleştiriyor, ama birçoğu da hayvanlar üzerinde çalışmanın yanıltıcı olduğunu düşünüyor.

Aklıselim, örneğin, bir köpek üzerinde yapılan ortopedik ameliyatın, bir insandakinden büyük ölçüde farklı olduğunu destekliyor.

Hayvan verilerini insan vücuduna uygulamak bilim dışıdır. İşte birkaç örnek:

Bir seferinde göz doktorları tavşanlar üzerinde radyal kornea ameliyatı (düzeltici göz ameliyatı) pratiği yaptı, daha sonra da bunu insanlar üzerinde denedi. Birçok kişiyi kör ettikten sonra işlemi insan gözü için değiştirdiler. Araştırmalarını in vitro (test tüpü) ve otopsi araştırması yoluyla insan gözünde yapmış olsalardı, bu trajediler önlenemez miydi?

Extracranial-intracranial (EC-IC) by-pass işlemi köpekler ve tavşanlar üzerinde test edildi ve sonuçlandırıldı. Beyin cerrahları, operasyonun iyileşmeden çok ölümlere ve çarpıntılara neden olduğunu keşfedene kadar binlerce EC-IC uygulaması yaptı.[27]

Binlerce kedi, köpek, domuz ve primat organ naklinde başarıya ulaşmak için kurban edildi. Ama hayvanlar üzerinde yapılan pratik sayısına rağmen, ilk insan nakilleri başarısızlıkla sonuçlandı.

Cerrahlar, “insan olmayanlar” üzerinde yaptıkları pratiklerle, hastalarını “minimum risk”e inandırmak ister. Ne yazık ki, yeni bir metot bulunduğunda ya da insanda denendiğinde, planlanan sonuç bir tahminden daha fazlası değildir.

İnsan kadavraları üzerinde ilk ameliyatların başlamasıyla, doktorlar bu riski azalttı ve hasta sağlığının değerini artırdı.

Hayvan deneyleri nasıl oldu da bu derece kabul gördü?

Bilgi dağarcığımızı geliştirmek için daima bolca insan vücudu, dokusu ve kanı vardı. Ama ne zaman ki Batı Katolizmi etkili olmaya başladı, Papalık otopsiyi yasakladı.

MS 2’nci yüzyılda, Galen isimli Romalı bir doktor çok sayıda hayvan deneyi yaptı ve hayvan fizyolojisi üzerine 500’den fazla bilimsel inceleme bıraktı.
Galen’in yanlış hipotezleri – hayvanların insanlarla aynı fizyolojiye sahip olduğunu açıklaması – karanlık çağları destekledi.

Rönesans ise, cılız da olsa, geçici bir kurtarıcı oldu. Entelektüel sorgulama Kilise emirlerine baskın gelince, otopsiler “hayvan temelli” hataları gösterdi ve insan hastalıklarının doğası üzerine aydınlatıcı bilgi verdi.

1600’ler-1800’lerde, fizyoloji üzerine çok az şey bilinirken, hayvanlardan bazı temel şeyler öğrenilebilirdi: Çünkü tüm memeliler – kabaca – aynı genel özelliklere sahip; örneğin; kalpleri, ciğerleri ve böbrekleri var.

Günümüzde ise, moleküler seviyedeki çalışmalarla türler arasındaki farkların nerede güçlü olduğu kesin olarak görülebiliyor.
19’uncu yüzyılın ortasında Claude Bernard hayvan deneylerini yeniden ele aldı. Bernard’ın hevesi, aldığı sonuçlar ve geçerli ya da geçersiz olsa da veri üretimi hayvan deneyleri için bir pazar oluşturdu.

Bir süre sonra hayvanlar üzerinde deney yapan araştırmacılar, çalışmaları için para talep etmeye ve almaya başladı. Hayvan üreticileri kar etmeye, laboratuvar ekipmanları sağlayıcıları karlarının tadını çıkarmaya başladı.

Gelişen yeni endüstri, hastalık araştırmaları için yararlı görünüyordu, hatta hayvan türleri ile insanlar ve hayvanlar arasındaki sonuçlardaki büyük farklılıklara rağmen.

1930’larda, bir hayvanı aynı bir insan gibi etkileyen bir ilaca “tesadüf edilmesi”, hayvanların ilaç geliştirilmesinde kullanılmasını bir rutin haline geldi. Şüphesiz, aynı problemler tekrar etti: Hayvanlar sıklıkla aynı kimyasallara farklı tepki verdi.

Her nasılsa, ilaç endüstrisinde olan olmuştu; hayvan deneyi yapanlarla bağları sıkılaştırdılar ve elde edilen sonuçları karlarını artırmak için kullandılar.
Sabah bulantısı ilacı olan Thalidomide felaketi, 10 binden fazla bebeğin doğum kusurlarıyla dünyaya gelmesine neden oldu. Bu durum hükümetleri, “ilaç güvenliği için hayvan deneylerinin bir garanti olduğu”na dair bir emir yayımlamaya itti. Ancak hayvan deneyleri Thalidomide trajedisini öngörememişti. [30]

Bir dava açıldığında, büyük sermayeli şirketler “yasanın öngördüğü tüm kurallara titizce uydukları”nı haklı olarak ileri sürebilirler.

Hayvan deneyleri niye hala devam ediyor?

Çok sayıda nedeni var, en geçerlisi hızlı olması.

Gelenek öylesine kökleşmiş ki, tüm sistem bunun üzerine kurulu. Bu köklü kabulleniş, uzun zaman hayvan deneylerinin dikkatten kaçmasına izin verdi. Ama artık çok sayıda doktor ve bilim adamı bunu sorgulamaya başladı.

Bir diğer etken ise araştırmacıların, hasta bakımıyla ilgili olmamaları ve hayvan deneyleri yaparak insan hastalığını iyileştirebileceklerine gerçekten inanmaları.

Keşiflerin zaferine kapılıyor ve yararlı ilaçlara ihtiyacı olan hastaları dikkate almak için ara vermiyor, paraları çarçur ediyorlar.
Ayrıca, bilimsel literatürde kaç araştırma yayımladıklarına bağlı olan bağışların da cazibesine kapılıyorlar. Hayvan deneyleri onlar için işliyor, insanoğlu için değil. Hayvanları kullanarak araştırma yayımlamak, insan temelli araştırma yapmaktan daha kolay ve hızlı.

Başka nedenler de var ama bunlardan açık arayla en önde geleni para. Hayvan, kafes ve malzeme üreticileri multi-milyarlık endüstriler. En büyük fayda sağlayan ise ilaç endüstrisi.

Hayvan deneyleri yeni ilaçların pazara sunulmasını hızlandırıyor. En önemlisi, yetersiz güvenlik testlerine yapılan toplumsal suçlamalara karşı “yasal bir kalkan” sağlıyor.

İlaç şirketleri on yıllardır hayvan deneylerinin değersiz olduğunu biliyor ama bu deneyleri, ilaçları insanları öldürdüğünde ya da zarar verdiğinde “yükümlülüklerini kanıtlamak” için kullanıyorlar. Jüriler sıçan, fare, köpek ve maymunlardan elde edilen güvenlik verilerinin miktarıyla kolayca etki altında bırakılıyor. Bu, insanlar için hiçbir anlam ifade etmese bile…

Ne yazık ki, Thalidomide’den (Binlerce sakat doğuma yol açan bir ilaç) beri hiçbir şey gerçekten değişmedi. Vioxx (2004) tarihteki en büyük piyasadan ilaç çekilmesiydi. Ardında binlerce ölü bıraktı.

Basitçe söylemek gerekirse, hayvan deneyleri sürüyor çünkü yüksek kar getiriyor. Tüm şunlar para getiriyor: Bilim adamları, doktorlar, hastaneler, kural koyucu bürokratlar, ilaç firmaları, tıp şirketleri, politikacılar, hayvan çiftlikleri ve satıcıları, hukukçular, gazeteciler ve bazı medya kuruluşları.
Ürünleri insanlarda sağlık sorunu yaratabilecek ya da yaratmayabilecek firmalar da hayvan deneylerini kendilerini hukuk davalarından korumak için kullanıyor.

Daha fazla hayvan deneyi, araştırmacıların daha fazla makale yayımlamasını sağlıyor. Daha fazla makale basılınca, daha fazla bağış geliyor. Daha fazla bağış, üniversitenin ya da fakültenin aldığı daha fazla para demek.

Hayvan deneyleriyle büyük şirketler “daha az sorumlu” oluyor ve daha fazla satış yapabiliyor. Daha fazla satış yapıldığında, reklam için daha fazla para sağlanıyor ve böylece “daha uysal bir medya” yaratılabiliyor.

Bu entrikanın diğer tarafında ise bilinçsiz Amerikan tüketicisi var. Vergi mükelleflerinin trilyonları ve bağış paraları müsrif deneylere akıtılıyor.

3R (Reduce-Refine-Replace) – (Azaltma-Tasfiye etme-Yenisiyle değiştirme) hayvan deneylerini sona erdirmenin en iyi yolu değil mi?

3R, hayvan deneylerinin – tatsız olsa da – bilimsel olarak geçerli olduğu, iyileştirme ve insan hastalıklarının tedavisine öncülük ettiği tezine dayanır.

3R savunucuları, hayvan deneylerinin ‘alternatif’lerle azaltılması, tasfiye edilmesi ve yenisiyle değiştirilmesini savunur. Prensip, hayvan refahı perspektifinden bakıldığında, pratikte değilse bile teoride değerlidir.

3R’ler yanlış bir izlenim yaratarak “niyet gizleme” ya da “konuları geçiştirme” aracı olmuştur ve hayvan deneylerinin sürmesine izi verir. 3R’nin uygulanması deneylerin kabul edilebilir olduğu görüntüsü verir. Endüstri bundan iyi bir halkla ilişkiler kampanyası akıl edemezdi!..

3R’leri ve alternatiflerini onaylayanlar, hayvan deneylerinin “istenmeyen veya hoş olmayan, fakat gerekli olan şey” imajını pazarlıyor.

Bu tür deneyleri üzücü bulmakla beraber sürmesini destekliyor, bir alternatif tarafından yeri dolduruluncaya kadar da gerekli olduğunu ileri sürüyorlar.
Hayvanlardan elde edilen bilgileri insanlara uyarlamak çoğu zaman insanlara zarar verir. “A Critical Look at Animal Experimentation”da (Hayvan Deneylerine Eleştirel Bir Bakış) birçok örnek vardır.

Türler arasındaki keskin farklar, insan vücudunun bir hastalığa ya da ilaca nasıl cevap vereceğinin hayvanlarla tahmin edilemeyeceği anlamına gelir. Bunun kullanımı, biyolojinin en köklü prensibinin ihlali anlamına gelir: Evrim. Hayvan modeli örneği bilimsel olmadığı için reddedilmelidir.

3R, dikkatleri dağıtmaya ve hayvan deneylerinin bilimsel geçerliliğini tartışmamaya hizmet eder.

Dikkatler laboratuvar hayvanlarının refahına odaklandığında, 3R, “diyalogdan kaçınılması” ve “hayvanların insan hastalığı modeli olarak kullanılmasının haklılığı”na hizmet için kullanılır.

Son 100 yılın bilimsel literatürü , tıbbi araştırmalarda hayvan verilerini kullanmanın yanıltıcı ve sıklıkla tehlikeli olduğuna dair yeterli kanıt sunar.
İnsan temelli metotlar, insan hastalıklarını önlemenin, iyileştirmenin ve tedavi etmenin tek yoludur. Havyan deneyleri yüksek finansmanla desteklenirken, bunların birçoğu finansmana muhtaçtır.

Hayvan deneyleri lobisi, bu deneylerin pahalı olduğu söyler. Öyledir. Ama sadece topluma pahalıya patlamaz, insan sağlığına da pahalıya patlar.
Toplum, hayvan deneylerinin sona erdirilmesinden korkmamalı. Bu tıbbi süreçten vazgeçilmesi anlamına gelmiyor. Tam tersine bu, hastalar ve klinik deneylerdeki gönüllüler için daha fazla güvenlik, insan hastalıklarına çözüm bulmak için daha fazla olasılık garantisi veriyor.

Daha fazla bilgi için “What Will We Do If We Don’t Experiment on Animals? Medical Research for the 21st Century”yi (Greek & Greek, Trafford 2004) – (Hayvanlar Üzerinde Deney Yapmazsak Ne Yapacağız? 21’inci Yüzyılda Tıbbi Araştırma) okuyun.

Thalidomide trajedisi daha kapsamlı hayvan deneyleriyle engellenemez miydi?

Thalidomide, Almanya’da 1950’lerin başında bulunan iki yatıştırıcıyla benzer yapıda: Valium olarak bilinen Diazepam ve Barbital.

Benzerlik nedeniyle, Chemie Grünenthal adlı bir Alman firması Thalidomide’i bir yatıştırıcı olarak ilk olarak 1957’de üretti ve sattı.

Chemie Grünenthal, Thalidomide’i Almanya dışındaki hamile kadınlar üzerinde denemiş ve bir sorunla karşılaşmamıştı. Ancak bu kadınlardan hiçbiri hamileliklerinin ilk üç ayı içinde değillerdi.

İlacı diğer ülkelerdeki insanlar üzerinde denemek etik değildi. Ama Grünenthal’ın yöneticisi Heinrich Mückter’in, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler için Krakow’da siviller üzerindeki deneylere dahil olmasının ardından, bu şaşırtıcı değildi. (Dark Remedy: The Impact of Thalidomide and its Revival as a Vital Medicine by Trent Stephens & Rock Brynner. Perseus: 2001).

Bu bilgiler ışığında, ilaçları hamile hayvanlar üzerinde denememeleri “inanılmaz” değil…

Thalidomide’den doğum kusurları şikayetleri gelmeye başlayınca, Grünenthal reklam kampanyalarını güçlendirdi ve ilacın tehlikeli olduğunu rapor eden doktorları tehdit etmeye başladı.

Binlerce sakat çocuk doğdu. Araştırmacılar çok sayıda farklı tür üzerinde, bu gibi sakatlıklar yaratamadı. Sonra, aniden bir meçhul doğum buldular: Bir Yeni Zelanda Beyaz Tavşanı sakat yavrular doğurmuştu. Ama tavşana insanlara verilenin 25-300 katı bir dozda ilaç verilmişti.

Sonuçta, bazı maymunlar da sakat doğumlar yaptı ama bunun için de normal dozun 10 katı kullanıldı. (Exp Mol Path Supl, 1963;2:81-106; Federation Proceedings, 1967;26:1131-6; Teratogenesis, Carcinogenesis, and Mutagenesis 1982;2:361-74)

Research Defence Society gibi gruplar, ABD hükümetinin Thalidomide’i “hayvan deneylerinin ilaç hakkındaki şüpheleri artırdığı” gerekçesiyle onaylamadığı efsanesini sürdürdü. Ancak gerçek farklıydı.

FDA’dan tıp yetkilisi Frances Kelsey, Thalidomide’e izin verilmediğini, çünkü ilacın yetişkinlerde periferik sinir iltihabı, hissizlik ve parmaklarda karıncalanmaya yol açtığını belirtti. (The Scientist January 22, 2001 p14).

Thalidomide piyasaya sürülmeden önce hamile hayvanlar üzerinde denenmiş miydi? Büyük ihtimalle, evet. (Bkz: Dark Remedy: The Impact of Thalidomide and its Revival as a Vital Medicine by Trent Stephens & Rock Brynner. Perseus: 2001).

İlacın doğum kusuruna yol açıp açmadığı test edilmiş ya da edilmemiş olabilir, ama genel hayvan testleri yapılmıştır. Roald Hoffmann şöyle yazmıştı:
“Büyük ilaç firmalarında, yeni ilaçların terotojenik etkilerinin hayvanlar üzerinde denenmesi bir rutindir. Hoffmann-LaRoche’s Roche Laboratuvarları, 1959’da Librium’la ilgili (yatıştırıcı ilaç) büyük bir üretim sistemi çalışması yayımladı. Wallace Laboratuarları da aynısını Miltown için 1954’te yapmıştı. İki olay da Thalidomide hikayesinden önceydi.” (Roald Hoffmann, The Same And Not The Same, Columbia University Press 1995 p136)
Time dergisi de 23 Şubat 1962’de, Thalidomide’in üç yıllık hayvan deneylerinden sonra piyasaya çıktığını yazmıştı.

Ana nokta şu: Daha fazla hayvan testi de Thalidomide’in piyasaya sürülmesini engellemezdi çünkü bilim adamları yan etkileri bulamadı.
Hatta Yeni Zelanda Beyaz Tavşanı’nda da denemiş olsalar, farklı türlerin büyük bölümü ilaçtan etkilenmedikleri için ilaç yine de piyasa sürülecekti.
Aşağıda bu gerçeği doğrulayan bilim adamları ve bilimsel yayınlardan bazı alıntılar var:

“Mevcut durumda, insanlardaki olası riskleri azaltmak için daha yaygın ve daha uzun laboratuvar testlerinin değerini gösteren kesin bir kanıt yok. Başka bir deyişle, hayvanlarda ortaya çıkan çalışmaların tahmini değeri kesin değil. Bu testleri gerekli bulan Committee on Safety of Medicines (İlaçların Güvenilirliği Komitesi) gibi yasal organlar, bunu büyük ölçüde, sert bilimsel temeldense inançsal bir tavır olarak görüyorlar. Örneğin Thalidomide ile hayvan türlerinin küçük bir bölümünde spesifik deformasyonlar üretmek mümkün. Bu olaydan yola çıkarak; hamile hayvanlardaki spesifik testlerin gerekli uyarıyı vereceği ihtimal dahilinde görünmüyor: Doğru türler asla kullanılmayabilirdi.” (Profesör George Teeling-Smith, in A Question of Balance; the benefits and risks of pharmaceutical innovation, p 29, publ. Office of Health Economics, 1980)

“İnsan anomalisi yaratmak için gerekene yakın miktarda bir Thalidomide dozu belirledik. Bu doz maymunlarda hiçbir algılanabilir toksik etki yaratmadı. ” (Science 1963;139:1294-95)

“Grünenthal sıçan, fare ve tavşanlarda fokomeli (teratojenik bir sakatlık) yaratmaya çalıştı ama başaramadı. Keil’de ilaç tavuk ve civcivlere verildi, sonuç normaldi.” (Helen Taussig, Journal of the American Medical Association, June 30, 1962: A Study of the German Outbreak of Phocomelia: The Thalidomide Syndrome)

“Laboratuvar hayvanları için 800’den fazla kimyasal ‘teratojenik’ olarak sınıflandırılmış. Ama bunlardan sadece birkaçı, yaklaşık 20’si, insanlarda teratojen. Bu tutarsızlık, metabolizmalardaki farklılıklar, hassasiyet ve maruz kalma süresine bağlanabilir.” (Dr Beat Schmid, Trends in Pharmacological Sciences; 8:133, 1987)

Kaynaklar: http://www.curedisease.net/faqs/refs.shtml

Çeviren: Özlem Soğukdere

Reklamlar