“Hayvan deneylerine karşı çıkmamın nedeni, hayvanların zorla maruz bırakıldıkları büyük acılardır. Deneylere karşı olmak için bunun ötesinde bir neden aramama gerek yok.” Mark Twain

Hemen iki istatistiki veriyle yazıya başlamak istiyorum:

1- Avrupa Birliği ülkelerinde her yıl hayvan deneylerinde 10 Milyon hayvan çeşitli acılar çektirilerek öldürülmektedir.

2- Amerika Birleşik Devletleri’ndeyse bu sayı her yıl 18 – 22 Milyon arasında değişmektedir.

Yazıya iki istatistiki bilgiyle başlamanın sebebi broşürün okunulurluğunu (medyatik deyimle “reyting”ini) artırmaktan başka bir şey değildir. Aksi halde rakamlar ne olursa olsun, hayvan deneylerine karşı olan tepkinin değişmesi düşünülemez.

Biliyorum tıp öğrencisisiniz. Biliyorum kalın ciltli kitaplarınız arasında kalan başınızı kaşıyacak vaktiniz yok. Biliyorum ezberlenmesi gereken yığınla Latince kelimeleriniz var. Ve biliyorum bu tip broşürleri okumak can sıkıcıdır.

Tüm bunları bildiğimden ve bu broşürü ne yapıp edip size okutmam gerektiğinden dolayı söz ve hatta garanti veriyorum hayatınızda okuduğunuz tek sıkıcı olmayan broşür bu olacak.

“Reyting”imizin düşmemesi açısından hemen hayvan deneyleri konusunda ilk akla gelen sorularla başlayabiliriz. Eğer ilginizi çekmeye devam edersem, broşürün geriye kalan kısımlarında bu konuyla ilgili biraz daha ayrıntılı bilgileri paylaşırız.

Tecrübelerime dayanarak ilk soruyu duyar gibiyim:

“Sizin başka işiniz yok mu? Börtü böcekle uğraşacağınıza gidip açlıktan ölen çocuklar için uğraşsanıza…” diye de eklenebilir.,

Tabii ki açlıktan ölen çocuklar da bu canlı yaşamının bir parçası ve dünyadaki tüm canlıların yaşam hakları için mücadele verilmesi gerekiyor. Afrika’da her yıl açlığa bağlı çocuk ölümleri yüz binleri buluyor. Yine her yıl hayvan deneylerinde milyonlarca hayvan türlü işkencelerle öldürülüyorlar. Bu iki sorun arasında ilk bakışta bir bağlantı yok gibi görünebilir. Ama biraz derine inerseniz bu iki sorun arasındaki güçlü bağlantıyı görebilirsiniz.

Avrupa ülkelerinin her yıl parfüme ayırdığı para miktarıyla Afrika ülkelerindeki açlık sorunu ortadan kaldırılabilmektedir. Bu tip karşılaştırmalı pek çok çözüm yolu bulunabilir.

Hayvan deneylerini meşru gösterebilmek için çoğu kez bir bahane olarak kullanılan kanser araştırmalarında ise, bugün dünyada en yaygın görülen ve ölümlerin en fazla yaşandığı kanser türü olan akciğer kanserinin % 80 – 85 oranında sorumlusu SİGARA kullanımıdır. Yani insanlar sigara içmeyi bırakırsa sadece akciğer kanseri araştırmalarında kullanılan yüzbinlerce hayvanı “kurtarmış” olacaklardır. Tabii kendi hayatlarını da…

Seçilen iki örnekte de gördüğünüz gibi iki pratik çözüm yolu vardır. Sadece parfüm kullanımından vazgeçerek Afrika’daki açlığa bağlı çocuk ölümlerini ve sigara kullanımını bırakarak da akciğer kanseri araştırmalarında kullanılan yüzbinlerce hayvanı kurtarabiliriz.

Peki ama niye yapmıyoruz?

İşte bu iki örnekteki basit çözüm yollarını dahi pratiğe geçiremeyişimizin temelinde tek bir sebep var: YAŞAM HAKKINA SAYGI…

İnsan türü Aristo’dan bugüne kadar hep insan merkezli bir dünya algısıyla yaşadı. Bu algı türcü bir bakış açısını doğuruyordu. Diğer türleri (Descartes’i hatırlayınız) duygusuz, bilinçsiz ve hissetmeyen bir makine gibi gören insan türü zamanla kendi türü dışındaki canlı yaşamına duyduğu saygıyı yitirdi. Bu vurdumduymazlık günümüzde artık üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanları da kapsamaya başladı.

Dolayısıyla, sorunun temelinde hissetme yetisine sahip tüm canlıların yaşamına duyulacak saygının yeniden kazanılması gerekiyor.

İşte bizim işimiz börtü böcekle uğraşmaktan ziyade dünyadaki hissetme yetisine sahip tüm canlıların yaşam haklarına saygı duyulmasını sağlamaya çalışmaktır. Ancak, algılarımızda, yerleşik değerlerimizde ve etik anlayışımızda böylesine köklü bir değişiklik yapabilirsek dünyadaki tüm canlı yaşamının daha refah içinde yaşamasını sağlayabiliriz. Aksi halde lokalize çözümlerle bir sonuca varmamız mümkün değildir.

Biliyorum sorular tek cümleden, cevaplar da nedense hep çok cümleden oluşuyor. Ama ilk soruya özetleyerek vermeye çalıştığım cevabın sizi tatmin ettiğini ve bu seferde şu soruyu sorduğunuzu duyar gibiyim:

“İyi de mevcut bazı hastalıklar var ve bu hastalıklara çözüm bulmak gerekiyor. İlaç deneylerini insanlar üzerinde mi uygulayacağız?”

Nerden başlasam ve nasıl kısaca anlatabilsem bilmiyorum. Denemeye çalışalım.

1- Hayvan deneylerinin büyük çoğunluğu önemli bir hastalığa çare bulmaktan ziyade tıp (veterinerlik, biyoloji v.d.) öğrencilerinin eğitiminde, meslekte yükselmek isteyen doktorların çalışmalarında, yine çoğu doktorun prestij kazanması amacıyla, zaten bilinen gerçeklerin bilimsel bir jargonla ifade edilmek istenmesinde, aynı deneyi pek çok doktorun tekrar tekrar uygulamasında kullanılmaktadır.

2- Pek çok deney insanların yararına bile olmayan alanlarda uygulanmaktadır. İnsanların yararına olacağı düşünülen ilaç testlerindeyse çoğu kez verimli sonuçlar alınamamaktadır. Hayvan testlerinde olumlu sonuçlar alınan bir ilacın insan kullanımına sokulduğunda ölümle sonuçlandığı birçok vak’a görülmüştür. Bu durumun zıttı olarak hayvan testlerinde olumsuz sonuçlar alınan bir ilacın da insanlar üzerinde olumlu etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Örneğin, penisilinin kobaylar üzerindeki sonuçları olumsuzken, insanlarda olumlu bir sonuç alınmıştır.

3- Amerikan Tıp Derneği’nin bir temsilcisinin The Newsmagazine of Veterinary Medicine dergisinin Haziran’88 sayısındaki şu itirafına şahit oluyoruz: “hayvan araştırmaları çoğu zaman az sonuç veriyor ya da hiçbir sonuç vermiyor ve bu test sonuçlarıyla insanlar arasında bağıntı kurmak çok güç…”

4- Belli başlı bazı kozmetik firmaları (Avon, Oriflame) tepkilerin artması üzerine ürünlerini hayvanlar üzerinde test etmeyi bırakarak, hayvan deneylerine alternatif deney yöntemleri geliştirdiler. İlaç testlerinin de alternatif deney yöntemleriyle test edilmesi gerekmektedir. Fakat yaşam hakkına saygı duymadığımız ve hayvanları uğrumuza ölmeleri gereken canlılar olarak gördüğümüz sürece tıp endüstrisi alternatif deney yöntemlerini geliştirmeyi askıya alacaktır. Çünkü hayvan deneyleri artık tıp endüstrisinin bir alt kolu olarak büyük bir sektör halini almıştır. Bu sektörden sağlanan kazanç hiç de azımsanmayacak boyutlardadır.

5- Tabii bir de – gelecekte doktor olduğunuzda sık sık kapınızı çalıp size Miami tatili promosyonlu ilaçlarını tanıtacak olan – ilaç sektörü var. Britanya Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 1971 – 1981 yılları arasında piyasadaki ilaçları incelemesi sonucunda oluşturduğu raporda şu paragraf yer alıyor: “Yaygın görülen, çoğunlukla kronik ve ağırlıklı olarak zengin Batı ülkelerine özgü rahatsızlıklarla ilişkili tedavi alanlarında yeni ilaçlar piyasaya sürülüyor. Dolayısıyla, yenilikler tedavi ihtiyaçlarından ziyade TİCARİ BEKLENTİLER göz önünde bulundurularak gerçekleştiriliyor.” Tabii bu ilaçlar için yine yüzbinlerce hayvan acı içinde öldürülüyor.

6- Kısacası, hayvan deneylerini – ardında yatan gerçeği bilmelerine rağmen – savunan insanlar, kanser ve AIDS araştırmalarını bahane ederek bu deney yöntemini meşrulaştırmaya çalıştırmaktadır. Oysa sadece Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl deney laboratuarlarında öldürülen 30 milyon hayvanın pek azı kanser ve AIDS araştırmalarında kullanılmaktadır. Kanser hastalığının bir uygarlık hastalığı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) kayıtlarına göre dünya çapındaki ölümlerin % 60’ını diyabet, kalp-damar rahatsızlıkları ve obezite gibi “uygarlık hastalıkları” oluşturmaktadır. Bu uygarlık hastalıklarının yok edilmesinin tek kalıcı yolu insan türünün yaşam tarzında köklü bir değişikliğe gitmesidir. Beslenme, barınma koşulları, ev eşyaları, çalışma şartları, kent yaşamı ve çeşitli akışkanlıklara kadar pek çok etken uygarlık hastalıklarının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu durumu ortadan kaldırmanın tek yolu tüm bu etkenlerin gözden geçirilip köklü bir değişimle uygun bir yaşam tarzına geçilmesidir.

Modern tıp, tedavi temelinde işler. Bir hastalık teşhis edilir ve meydana gelen bu hastalık modern tıp teknikleri kullanılarak sağaltılmaya çalışılır. Oysa artık insanların bir an önce koruyucu tıbbı benimsemeleri gerekmektedir. Hastalığın oluşumundan sonra çare aramak yerine hastalığın oluşumuna sebebiyet verecek faktörlerin ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Aslında bu soruya verilecek daha çok cevap var ama en öncelikli cevapları mümkün olduğunca kısaltarak aktarmaya çalışıyorum. Zira “reyting”imizin her an düşme ihtimali var )

Yukarıda okuduğunuz cevaplardan memnunsanız ve hala bu broşürü okumaya devam ediyorsanız şöyle bir soru da aklınızın kıyısından köşesinden veya tam ortasından geçebilir:

“Peki hayvanlar bizim kullanımımız için yaratılmamışlar mıdır?”

“Yeryüzündeki hayvanların kendi varlık sebepleri vardır. Onlar insanlar için yaratılmamışlardır, tıpkı siyahların beyazlar, kadınların erkekler için yaratılmamış olduğu gibi…” diyor Alice Walker… Aristo’dan başlayarak, tektanrılı dinlerle güçlenen ve Rönesans’la birlikte tavana vuran insan-merkezli dünya algısı bizi son derece hatalı bir yaşam sistemi içine sürüklemiştir. Özellikle Descartes’in “düşünüyorum o halde varım” diyerek ve hayvanları bilinçsiz varlıklar (o halde yoklar) olarak açıklayıp, üstüne üstlük hayvanların hissiz birer nesne, saatimizden farkı olmayan objeler olduğunu ileri sürmesi ve bu acı hissetmeyen nesnelerin insan kullanımı için yaratılmış olduğunu söylemesiyle hayvanlar üzerinde deneyler yapılmaya başlanmıştır.

İlk deney yöntemlerinde ayaklarından canlı canlı tahtaya çakılan köpeklerin karınlarını deşilmiş ve kan dolaşımı incelenmiştir. Köpeklerin çırpınışları ve inlemeleri karşısında tepki veren insanlarla dalga geçilmiş, köpeklerin acıyı hissedemediğini, nasıl ki saatin içini açtığımızda zembereğin sesini duyuyorsak, köpeğin de içini açtığımız da bu sesleri duyduğumuz söylenmiştir.

Günümüze geldiğimizde diğer canlı türlerinin de acı ve haz gibi hislere sahip olduğunu, hatta birçok araştırmacının açıklamalarına göre hayvanların da belli bir bilinç düzeyine sahip olduğunu artık biliyoruz. Yine de nedense hayvanlara karşı davranışımızı değiştiremiyoruz. 17. yüzyılda köpekleri canlı canlı ayaklarından tahtaya çivileyip karnını deşen bilim insanlarıyla, 21. yüzyıl teknolojisinin laboratuarlarında tavşanların gözüne çamaşır suyu damlatan ve haftalar boyu bu acıyla yaşayan ve en nihayetinde öldürülen tavşanı izleyen bilim insanları arasında bir fark göremiyorum.

Yoo, haklarını yemeyelim, bugünün bilim insanlarının “etik kurul” adı verilmiş, etik kılıfları var. Artık işkence ve katliam daha “insani” şartlarda, daha “rasyonel” bahanelerle ve daha dikkatli kelimelerle ifade edilip, uygulanıyor. Uzun yıllar ABD Hava Kuvvetleri Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nin araştırma ekibinin başkanlığını yürüten ve Brooks Hava Kuvvetleri Üssü’nde primatlar üzerinde uyguladığı deneylerden sonra işinden istifa eden ve hayvan deneyleri karşıtı mücadeleye katılan Dr. Donald Barnes, etik kurulların içinde bulundukları durumu “koşullu etik körlük” olarak tanımlıyor.

Şimdi de ben bir soru sorayım:

“Bütün bunlar nasıl oluyor? Sadist olmayan insanlar nasıl oluyor da bütün mesailerini türlü çeşitli hayvanların acı çekmesine ayırıp, daha sonrada beyaz önlüklerini çıkarıp, ellerini yıkıyor ve evlerine gidip aileleriyle yemek yiyebiliyor?”

Bu soruya Peter Singer’ın yerinde bir cevabı var:

“Bütün bunlar türcülüğün sorgulanmadan kabul edilmesi sonucunda mümkün olabiliyor. Kendi türümüzün üyelerine uygulansa bizi isyan ettirecek bir acımasızlığı, başka türün üyelerine uygulandığında hoşgörüyle karşılıyoruz. Türcülük, araştırmacılara, üzerinde deney yaptıkları hayvanları yaşayan, acı çeken varlıklar olarak değil, cihazlar, laboratuar araçları olarak görme fırsatı veriyor.

Bunun yanı sıra başka etkenler de var. Bunlar arasında en önemlisi, bilim insanlarına hala olağanüstü bir saygı gösterilmesi. Nükleer silahlar ve çevre kirliliği, bilim ve teknolojinin ilk anda görüldüğü kadar hayırlı şeyler olmadığını anlamamızı sağladı; ama çoğu kişi beyaz önlük giyen, doktora derecesine sahip herkese karşı hala büyük bir saygı ve hayranlık besliyor. Harvard’lı psikolog Stanley Milgram’ın ünlü ‘otoriteye boyun eğme’ deneyi unutulmazdır. Bir grup tıp öğrencisine insan deneklere elektrik akımı vermeleri istenir ve tıp öğrencilerinin neredeyse tamamı, profesörlerinin isteğini sorgulamadan yerine getirir.” Bu durum bize koşullu etik körlüğü de açıklıyor.

Tıp Öğrencilerinin Durumu

Alice Heim’ın “endoktrinasyon” adını verdiği süreç, biyoloji derslerinde kurbağa kesmekle başlar ve kademeli olarak gelişir. Tıp, psikoloji veya veterinerlik öğrencileri üniversiteye başladıklarında ve seçtikleri alanlardaki dersleri tamamlayabilmeleri için canlı hayvanlar üzerinde deney yapmaları gerektiğini öğrendiklerinde, özellikle de bunu STANDART BİR UYGULAMA olduğunu bildikleri için, bunu reddetmeleri oldukça güçtür. Bu tür çalışmalara katılmayı reddeden öğrenciler ilgili derslerden kalıyor ve çoğu zaman seçtikleri disiplini terk etmek zorunda bırakılıyorlar.

Yerleşik kurallara uyma baskısı, üniversiteden mezun olduktan sonra da devam ediyor. Hayvan deneylerinin alışılmış bir şey olduğu alanlarda doktora yapan öğrenciler, kendi deneylerini geliştirmeye ve bunlar üzerine doktora tezi hazırlamaya teşvik ediliyor. Bu şekilde eğitilen öğrenciler, doğal olarak, öğretim görevlisi olduklarında da benzer faaliyetlere devam ediyor ve kendi öğrencilerini de aynı şekilde eğitiyorlar.

Bu koşullanmayı aşan ve sıçandan maymuna kadar çok çeşitli hayvanlara “yıllarca işkence uyguladığını” artık kabul eden Roger Ulrich’in açıklamaları son derece aydınlatıcı nitelikte. Ulrich’in 1977 yılında Amerikan Psikoloji Birliği’nin dergisi olan Monitor’e yolladığı bir mektupta şu sözlerine tanık oluyoruz:

“Araştırmalarıma insanlardaki saldırganlığı anlamak ve bu sorunun çözümüne katkıda bulunmak amacıyla başlamıştım. Ama ulaştığım sonuçların deneylere devam etmeyi haklı çıkarır nitelikte olmadığını fark ettim. ASIL SEBEBİN MALİ ÖDÜLLER, MESLEKİ PRESTİJ, SEYAHAT İMKÂNLARI v.s. olup olmadığını ve bilim camiasının (bürokrasi ve yasama sisteminin de desteğiyle) bu sorunun bir parçasını teşkil edip etmediğini sorgulamaya başladım…”

Ve son olarak, şöyle bir sorunun aklınıza takıldığını duyar gibi olmak istiyorum:

“Peki ama biz ne yapabiliriz?”

Öncelikle içinde bulunduğunuz durumu değerlendirebilmek için bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmaya çalışınız. Daha sonra duygularınızın ötesinde akıl ve mantık ilkeleriyle, etik değerlerinizle hayvan deneyleri sorunsalı üzerine eleştirel, sorgulayıcı bir düşünceyle eğiliniz. Tüm bunları yaparken içinde bulunduğunuz koşullu etik körlük durumundan sıyrılıp, objektif bir gözle durumu değerlendirmeye çalışınız.

Bugün dünyanın pek çok ülkesinde hayvan deneyleri ciddi bir sorun olarak ele alınıyor ve pek çok bilim insanı (doktor, psikolog, zoolog, veteriner v.d) hayvan deneyi karşıtı mücadele içerisinde yer alıyor. Bu mücadelede bilim dışı, hezeyanlara dayalı hiçbir savunma söz konusu olmamakla birlikte, gün geçtikçe pek çok bilim insanı bu gerçeği görerek bu mücadeleye katılmaktadır.

Sizler, genç bilim insanları, geleceğin doktorları olarak yerinizi doğru belirlemelisiniz. Biliyorum bu işlerle uğraşacak vaktiniz yok. Biliyorum ders kitaplarınızı tırlar takoz olarak bile kullanabilir. Biliyorum ezberlenmeyi bekleyen upuzun Latince kelimeleriniz var. Ve biliyorum köprüyü geçene kadar sesinizi çıkartmamak taraftarısınız.

Ama yine de eğer buraya kadar bu broşürü okuduysanız ve içindeki cevaplardan az da olsa tatmin olduysanız; etik değerleriniz ve içinizdeki his hayvan deneyi karşıtlarına hak veriyorsa; laboratuardaki hayvanları gördüğünüzde ve onlar üzerinde deney yaparken içinizde bir yerlerde küçük de olsa bir sıkıntı ve bir yanlışlık hissediyorsanız, sizin de yapabilecek pek çok şeyiniz var demektir.

Önce kendi üniversitenizin fakültesi bünyesinde, örneğin, “Hayvanlara Etik Muamele İçin Tıp Öğrencileri Topluluğu” adlı bir topluluk kurup bu durumu daha fazla bilgi toplayarak ve tartışarak değerlendirebilir, daha sonra diğer tıp fakültesi öğrencileriyle birleşerek daha geniş çaplı (örneğin, bir dernek çatısı altında) bir örgütlenmeyle bu konuda ülkenizde söz sahibi ve yön verici bir güce sahip olabilirsiniz.

Bu bir hayal değil!..

Bu tüm dünyada örnekleri görülen ve gün geçtikçe daha çok doktor tarafından benimsenen bir mücadele biçimidir.

Sinan İzmir

Reklamlar